Yalnızlığın Sınırında
Özet
ve bilgeydi bu dağlar
cevherini açarak anlayana
kayayı zarif taşları arif
kılandı
…
Oysa dönmek, bir ihtimal
bile değildi. Ölmeye gidiyordum. Dağdaki her gün bir ömre bedeldi benim için.
Kaç gün kalırsam, o kadar insan kadar yaşamış olacaktım. Bir ay mı? Azdı, ama
yine de yeterdi. Bir yıl mı? Mucize olurdu bu. Gözüm arkada kalmazdı. Ölmeye,
ilk adımda ölümü kabul ederek gitmeye şartlanmıştım. Yarın ne olacaktı,
bilmiyordum; umurumda da değildi. Sadece gitmek vardı içimde. Gitmek… Büyük
ihtimalle ölmek. Milyonda bir de olsa dönmek! Ama milyondaki bu bir ihtimal
öyle büyüleyiciydi ki, “Ölmesek, devrimi yapıp döneceğiz; sonra başka halkların
özgürlüğü için onların dağlarına çıkacağız!” Bu ihtimali öyle büyütüyor, bazen
öyle yakın, o denli olası görüyorduk ki; şimdi, şimdi değilse yarın, aslında
gerçekleşmiş de biz onun içinde yaşıyor, devrimi öyle algılıyorduk. Özgür yaşam
dağlardaydı. Onu dağlardan indirip her yere, şehirlere, tüm topluma yaymak için
gidip getirmemiz gerekiyordu